Kendimle Söyleşiler

Şiir yazmak… Eh, benlik değil. Bana “şiir yazıyorsun” diyorlar. Fakat benim yaptığım şey, kâğıda duygularımı kusmak. “Kusmak” çok sevdiğim bir fiildir. Hatta favori fiillerim arasındadır. Neden mi? Çünkü demesi bile tiksinti uyandırır insanda. Kusmak, bir arınmanın parçası olmakla birlikte iğrenç bir kelimedir. İşte benim şiirlerimi bu kelime ile özetlerdim. Öyle ki benim şiirlerimde veya yazılarımda mor sümbüllü çiçekler bulamazsınız. Ancak fabrika dumanının boğultusunu, kan kokusunu ve barut kokusunu bulursunuz. Karakterlerimin çoğu ya ölür ya da öldürür. Kafamdakiler de böyle. Hayatta karadan başka bir şey görmediğim için hep karayı yazdım. Kötüyü, arsızı, şeytanı yazdım. Ne %100 haklı vardır kitaplarımda ne de %100 iyi. Kendimle ilgili böbürlenebileceğim tek nokta budur sanırım. Çok iyi öz eleştiri yaparım. Toplumla beraber kendimi de aşağı çekmek konusunda benden iyisi yok. Toplum mu? Nefret ederim. Öylesine tiksinirim ki insanlardan… Yerde yatan bir adam, mesela sokağın ortasında, öylesine anarşist gelir ki bana; bir yanım ona özenmeden yapamaz.

Ama şunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Ahmet Kaya’nın da dediği gibi, içimde ölen biri var. Bu, bir yandan iyi gibi görünebilir. Lakin tekrar belirtiyorum. Şimdi size kalkıp gramer dersi vermeyeceğim ama “ölen” dedim; “-en” ekini kullandım. “Ölmüş” olsaydı çok takmazdım. Sonuçta bir ölünün arkasından ne kadar yas tutabilirsiniz? Fakat “ölen” dediğimde işler değişir. Hâlâ yaşıyor demektir. İşte içimi parçalayan yegâne nokta bu. Ölmüyor ama yaşamıyor da. Arafta kalmış.

Gelelim edebiyata… Bu yazdıklarım bir edebî metin kapsamına alınabilir. Ya da belki de alınmaz, bilmiyorum. Ama şunu netleştirelim. Edebiyat bir yetenek işidir. Hayır efendim! Ne kadar okursanız okuyun; Shakespeare, Goethe, Tolstoy… Eğer yetenek ve tutkunuz yoksa bu alanda başarılı olamazsınız. Çok çok bir edebiyat öğretmeni olursunuz ki bu bile edebiyattan anladığınızı göstermez. Bazı şeylerin okulu okunmaz efendim. Sanatın, edebiyatın okulu olmaz. Bunlar içten gelir ve içten dökülür. Yoksa iki üç edebiyatçı ezberlemişsiniz; hiçbir anlamı yoktur. Karşı mı çıkıyorsunuz? Dadaloğlu hangi divanı okudu? Saraylarda mı eğitim aldı? Tek yaptığı, içindeki zehri kusmaktı. Sizden öncekileri okumanız, ancak onları tekrar etmenize vesile olur. Yanlış anlamayın, “Okumayın.” demiyorum. Ama bazen de cehaletin ve tutkunun bir güzelliği vardır. Ne zaman bir şiir okusam ve desem ki “Bu tarz bir şiir yazmam lazım.”, başaramam. Ne zaman ki zihnimde kelimeler dolaşmaya başladı, işte o zaman en beğendiğim şiirlerimi yazdım. Yani okuyun elbet ama her şeyi de okumaya bağlamayın. Bazen tutku ve yetenek, o okuduğunuz Kutadgu Bilig’in veya Nedim’in, Nesimî’nin önüne geçer. Çünkü edebiyat, saraylara sığmayacak kadar büyük; sokaklarda gezemeyecek kadar küçüktür. Tutkunuz yoksa boşuna uğraşmayın. Belki para için kalem oynatan o asalaklar bugün popüler olur fakat edebiyat tarihi onları bir toz zerresi olarak bile hatırlamayacaktır.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top